Özel Arama
  Yunanlıların Birleşme Rüyası Makedonya

M.Ö. 4.yüzyılın ilk on yıllarında Helen kültürünün Batı Avrupa’ya Balkanlar üzerinden Rusya’nın güneyine hızla yayıldığı görüldü. Bununla Birlikte Yunanistan bu dönemde gitgide yoğunlaşan bir toplumsal ve ekonomik durgunluk yaşamış gibi görünmektedir. Küçük Asya kentleri Pers İmparatorluğuyla ilişkilerini ona bağımı kamlı memnuniyetle kabullenmiş olarak sürdürürken ege ve Avrupa anakarasındaki eski kentler arasında bölgesel düşmanlıklar öylesine derinleşmişti ki büyük davada bile hareket etmeleri artık düşünülmez olmuştu pan-hellenist ülküsüne bağlı kalanlar bundan böyle birleşmenin ancak tak bir devletin egemenliğini zorla kabul etmesi yada bir önderin güçlü etkisiyle gerçekleştirebilmeğimiz açık biçimde kavranmış olmalıdır. Görüleceği gibi bu iki gereksinim karşılanacaktı ancak bunu sağlayacak kaynağı kestirmek o sırada hemen hemen olanaksızdı.

Makedonya denizden içeride, Arnavutluk ile Trakya arasındaki dağlık ülkeyi kaplayan büyük bir kara devletiydi. Bu devleti, Yunanistan’ın başka yerlerinde çağdışı kalmış derebeylik yapısını koruyan krallar, yüz yılı aşkın süredir yönetiyordu; güneydeki daha uygar komşularının siyasal iktidarlığında görülen inişi çıkışlar bu devletin varlığını pek etkilemiyordu. Komşuların gözünde bu devlet yalnız Pers ordularının istilası surumda dışarıda oluşacak bir savunma gücü olarak önem kazanmıştı. Ancak beşinci yüzyılın sonlarında “Arkhelaos” adında bir kral, devleti en çağdaş anlayışa göre yeniden örgütlemiş soylular Helen kültürünü nitelikleriyle donanmıştı. arkhelaos,  Selanik’in 32 km kadar kuzeyinde, denizle gemi bağlantısı olan bir nehir üzerindeki Pella’da yeni başkenti kurmuştu. Burası çok geçmeden Vanlı bir tecim merkezi oldu. Bundan böyle Yunanlı yazarlar Makedonya

‘dan söz ederken “barbar” gibi aşağılayıcı bir terimi kullanmaktan vazgeçip yalnız yöneticilerinin seçkin atalarını anımsar oldular. Ancak M.Ö. 360 yılında Büyük İskender’in babası II: Filip tahta geçince, bu ülkenin yüksek siyasal istekleri ve bunların yerine getirilme olanakları, gözle görülür duruma gelmeye başladı.Kimilerine göre, Filip’in ülkesini Yunan dünyasında üstün kılmada göstermiş olduğu anılmaya değer başarısı, onun sıra dışı arılının şimşek hızıyla geçen parlak krallık döneminin bir girişi olmaktan pek ileri gitmez. Oysa Filip’in yaptıkları kendi başına ilginç bir öyküdür. M.Ö. 365 yılında, 18 yaşındayken, üç yıldır rehin tutulduğu Thebai kentinden ülkesi Makedonya’ya döndü Filip. Bu süre içinde Flip, Thebaililerden askerlik sanatı üzerine çok şeyler öğrenilmiş, o sıralar onların ünlü düzen ve disiplinlerinden etkilenmiş olmalı. Ancak, her Makedonyalı gence olduğu gibi ona da yalnız Atinaları tam olarak uygar sayması öğretildiğinden, Thebailileri küçük görüyordu. Yurduna dönünce, gözüpek yurttaşlarının askeri bir güç oluşturacağını görmekte gecikmedi. Soylular, iyi eğitimli bir ağır süvari birliği sağlıyor, çiftçilerle çobanlar da sağlam, çetin bir ordunun oluşmasına katkıda bulunuyordu; gün gelecek bundan yepyeni, güvenilir bir taktik silah olan Makedonya phalanksı çıkacaktı. Filip’in ilk fetihleri arasında komşusu Trakyalılar vardır. Onların zengin altın madenleri, Flip’in gelecekte kuracağı diplomatik ilişkilere sağlam bir temel oluşturdu. Sonra o zamanlara özgü bir çekişmeye, Delphoi’daki ünlü tapınağına kimin sahip olacağı konusunda Thessalilalırla kurduğu bileşikten yararlanarak Ege’nin kuzey kıyılarında Atinalıların korunmasındaki kentleri krallığına kattı. Böylece MAkendonya’nın o zaman değin yoksun olduğu denize çıkış özgürlüğünü elde etti. İşte o zaman anakaranın Yunanlıları, Termopüllerden Çanakkale Boğazına dek kuzey sınırlarını kaplayan yeni bir gücün ayırtına vardılar.

Topraklarını genişlettiği bu süre boyunca Filip, Yunan uygarlığının merkezi olarak ve hayranlık göstermeyi sürdüğü Atina’yla ne yapıp edip doğrudan askeri çatışmaya girmekten kaçınmanın bir yolunu buluyordu.

Kimilerine göre Filip’in ülkesini Yunan dünyasında üstün kılmada göstermiş olduğu anılmaya değer başarısı, onun sıra dışı ardılının şimşek geçen parlak krallık döneminin bu girişi olmaktan pek ileri gitmez. Oysa Filip’in yaptıkları kendi başına ilginç bir öyküdür. M.Ö. 365 yılında, 18 yaşındayken, üç yıldır rehin tutulduğu Thebai kentinden ülkesi Makedonya’ya döndü Filip. Bu süre içinde Filip, Thebaililerden askerlik sanatı üzerine çok şeyler öğrenmiş, o sıralar onların ünlü düzen ve disiplinlerinden etkilenmiş olmalı. Ancak, her Makedonyalı gence olduğu gibi ona yalnız Atinalıların tam olarak uygar sayması öğretildiğinden, Thebailileri küçük görüyordu. Yurduna dönünce, gözü pek yurttaşlarını askeri bir güç oluşturacağını görmekle gecikmedi. Soylular, iyi eğitimi bir ağır süvari birliği sağlıyor, çiftçilerle çobanlar da sağlam, çetin bir ordunun oluşmasında katkıda bulunuyordu; gün gelecek bundan yepyeni, güvenilir bir taktik silah olan Makedonya phalanksı çıkacaktı. Filip’in ilk fetihleri arasında komşusu Trakyalılar vardır. Onların zengin altın madenleri, Filip’in gelecekte kuracağı diplomatik ilişkilere sağlam bir temel oluşturdu. Sonra o zamanlara özgü bir çekişmeye, Delphoi’daki ünlü tapınağa kimin sahip olacağı konusunda Thessalia ile Phokis arasında süre giden bir çekişmeye müdahale etti. Phokisliler yenilendi. Thessalilalırla kurduğu birleşikten yaralanarak Ege’nin kuzey kıyılarında Atinalıların korumasındaki kentleri krallığına kattı. Böylece Makedonya’nın o zamana değin yoksun olduğu denize çıkış özgürlüğünü elde etti. İşte o zaman anakaranın Yunanlıları, Termopüllerden Çanakkale Boğazına dek kuzey sınırlarını kaplayan yeni bir gücün farkına vardılar.

Topraklarını genişlettiği bu süre boyunca Filip, Yunan uygarlığının merkezi olarak saygı ve hayranlık göstermeyi sürdürdüğü Atina’yla ne yapıp edip doğrudan askeri çatışmaya girmekten kaçınmanın bir yolunu buluyordu. Atina’da ise, insanlar iki sayısal görüş arasında bölünmüştü: Biri, yeni güce birleşikleri olabileceği gözüyle bakarken bütün hitabet gücünü Makedonya tehdidi üzerinde yoğunlaştıran Demosthenes’in önderliğindeki taraf Yunanistan’ın birliğini tehlikede görüyordu. Sonunda, Pella’ya elçiler birleşiklerini pekiştirmek için zaman kazndırdı. M.Ö. 338’de Filip, Thebai-Atina birleşik ordusunu Delphoi’nun doğusunda, Khaironeia’da ağır yenilgiye uğrattı. Bu savaşta genç İskender büyük bir başarıya kendini gösterdi ilk kez. Biz burada Filip’in karakterine ilişkin bir anı, bir kez daha görüveriyoruz: Thebailıler alışageldiği gibi cezalandırıp, kentlerine askeri birlikler yerleştirilirken, Atinalı tutsaklar dokunulmadan yurtlarına gönderilmiş, ölüleri saygıyla toprağa vermiştir.

İskender, on sekizinci yaş gününü birleşik anlaşılması yapmak üzere gönderildiği Atina’da kutlamıştı. Anaşma maddleri gene çok ılımlıydı ve kentin Helen dünyasındaki saygınlığını  hemen hemen hiç bozulmuyordu. Attika toprağına hiçbir Makedonya birliği konuşlandırılmıyor, hiçbir harp gemisi Pire limanına girmiyor, Atina’nın, denizaşırı ülkelerdeki varlıklarının büyük bir bölümünü elinde tutmasına izin veriliyordu. Ancak Yunanistan geneline Filip federal bir anayasa dayatmıştı. Buna göre kendisi, başkomutan olarak önderlik ediyor, Korinthos’ta, bütün devletlerden gelen temsilcilerin, aralarındaki anlaşmazlıkları çözümlemek üzere toplanabildikleri bir yer saptanıyordu. Filip, temsilcilerin geldikleri ülkeleri ziyaret etmek üzere yola çıktı ve Isparta dışında, gittiği her yerde şan ve şerefle karşılandı. Şimdi onun aklında baş köşede, eskiden beri düşlediği, Perslere karşı yapılacak Pan-Hellen seferi vardı. Son yıllarda verdiği her mücadele bu hedefe yönelmiş bir hazırlıktı; şimdiyse gerçekleşmesi olanaklı gibiydi. Gerçekten de Yunanistan sonunda bir devlet olmuştu, gerçek bir önderle, artık doğudaki ezeli düşmanına karşı gücünü deneyebilirdi. Büyük Kral’ın topraklarını istila etmek üzere yaptığı hazırlıklar iyice ilerlemişti ki, M.Ö. 336 yazının sonlarında bir suikasta kurban gitti.

Birçok tarihçi Mekodaonyalı Filip’in tarihi kişiliğine haksızlık etmiş, onu ait olamadığı bir dünyaya zorla girmeye kalkışan maceracı bir türedi gibi görmekle yetinmiştir. Tarihçiler onun özel yaşamındaki kaba sabalığı, sefahati eleştirilirken askeri önderliğini ve diplomatlığını görmezlikten gelmişlerdi. Kuşkusuz ölümünden sonraki yıllarda yerine geçecek olan kusursuz bir örnekle karşılaştırılması Filip’in aleyhine olacaktır. Ancak İskender’ini seçen oydu; büyük Aristoteles de o öğretmenler arasındaydı.ayrıca pella’daki evini öğretim merkezine çeviren, buraya zamanın büyük düşünürlerini çeken yine oydu zevke düşkünlüğünü itici olmaya başladığı zamanlardan söz edenler, yaşamı seferlerde geçen bu insanın bedensel özürleri olduğunu unutmamalıdır. Aldığı ufak tefek yararlın yanı sıra, bir gözünü yitirmiş, bir bacağı da topal olmuştu

Kısa bir süre önce Selanik yakınında Vergina’da kral ailesine ait bir mezarlığın ortaya çıkarılması, İskenderi’in babasının dillere destan kişiliği ve yaşam biçimine gerçeklik kazandırmıştır. Bu mezarın en belirgin yanı. “ Makedonya Mezarları” diye bilinen iki mezar tepesiydi, şimdi bu ikisinden çıkan eşya kuşkuya yer vermeyecek biçimde kral ailesiyle bağdaşlaştırılmıştır. El değmemiş mezar odalarından, özellikle de şimdi kral Filip’e ait olduğu belirtilen odadan çıkarılan altın, gümüş ve başka değerli madenden eşyanın inanılmaz zenginliği, hem kişi olarak kralla hemde yaşandığı ortamla yepyeni ve yüceltici bir izlenim yaratmıştır. Kazı yapan bir Yunanlı arkeologun dediği gibi, “ krallığın göz kamaştırıcı zenginliği, Filip zamanında Makedonya sarayının yüksek kültür düzeyi, ölen kişinin gerçek silahlarıyla hiç umulmadık bir biçimde günümüze daha da yücelmiştir” buna eklenecek ilgi çekici bir ayrıntı da, kralın zırhının kimi parçalarının gözden kaçmayacak biçimde onun bilinen beden sakatlıklarına uyarlanmış olmasıydı.

İskender’in Asya’daki büyük girişiminin görüntüsünün yansıdığı arka plan budur. Babasının ölümü İskender’e, kendi alın yazısını oluşturacağına inandığı önceden kararlaştırılmış olaylar zincirinin bir halkasından başka bir şey olarak görülmemiş olsa gerek. Ta baştan Filip’in Perslere karşı pan-Helen davasına kendisini adamasını ve gelecek bir savaşta Makedonya’nın önder rolü oynamasındaki kararlığını o da paylaşmıştı. Halk kendiliğinden, İskender’i Filip’in ardılı olarak görmekteydi, şimdi geriye onun önderliğinin Yunanistan’ın öteki ülkelerince de kabul edilmesinin kesinleşmesi kalmıştı. Bu, umduğu ölçüde kolay olmadı.

İskender Yunanistan’ın önemli merkezlerine resmi ziyaret turlarına başladı. Bunların arasında Delphoi da vardı: ünlü binicilik ocağının bilgisine başvurdu. Tanrının sözcülüğünü yapan yaşlı rahibe “ Pythia” nın o sırada mesaide olmadığını görmesine karşın çocukça bir ısrarla onun ağzından şu lafı aldı: “ olum, sana kimse dayanamaz!” bu bildirim, az bir değişiklikle, onun kutsal görevinin onaylandığı anlamına gelebiliyordu. İsdirim, az bir değişiklikle, onun kutsal görevini onaylandığı anlamına gelebiliyordu. İskender’in bundan sonraki girişimi, belki de iyice düşünmeden giriştiği iş, Tuna boylarındaki kuzey doğu sınırının kesin güvenliğini sağlamak üzere sefer çıkmasıydı. Bu sefer sürerken, öldürüldüğü konusunda bir söylenti yayımlamaya başladı. Haber Yunanistan’da apaçık memnuniyet yaratmıştı. Birkaç hafta içinde Korinthos Birliğinin tümü Makedonta ile olan bağlarını kopardı. Bir zamanlar babasının çokça tanık olduğu Yunan dönekliğinin bir çok örneğini kendide görmesine karşın, İskender bu gelişme karşısında da şaşkına döndü. Tepkisi, öfkeli mizacına uygun olarak, çok ve sert etkili oldu. Zorlu bir yürüyüşle günde ortalama 30km katedip, ordusuyla dağları aşıp Thebai surlarının önüne ini veridi: halk Makedonya garnizonunu kaleye hapsetmiş, İskender’in ölümünü kutluyordu o sırada. Tümüyle apansız yakalanan Thebaililer pek dreniş gösteremediler. İskender’de kenti aman vermeden yıktı , kılıçtan kurtulanları da köle diye sattı. Sonraki yıllarda Yunan geleneğine aykırı olarak işlediği bu suç, zaman zaman vicdanını rahatsız etmiştir. Kuşatma sırasında büyük bir yiğitlik gösteren Thebaili bir kadının sözlerini unutmamış, ona kibarca adını sorduğunda şu yanıtı almıştı “Khaiironeia’da babam Filip’e karşı çarpışan Thebaillilerin komutanı Theganes’in kız kardeşiyim. Kardeşim o savaşta Yunanistan özgürlüğü için öldü” ama o sırada askeri harekatını sonuçlarından hoşnut olmamasını gerektirecek bir neden yoktu. Dönüş haberi ve Thebai’nin yıkıl yağmalamamsı Yunan devletlerinde paniğe neden olmuştu. Çok geçmeden önceki olayda Atinalıların babasına yollamış olduğu heyeti buldu karşısında. Sonunda onları kabul etmeye razı olunca, açık yürekliliklerinden, özelikle sonradan yakın arkadaşı olacak birinin öğüdünden etkilendi. Phokion diyordu ki “ İstediğin Yunanistan kargaşasını önlemek ise, hemen barış yap, yok ordunu başarıyla ünlemek ise yabancılara karşı savaş Yunanlılara değil” bununla birlikte, Yunanlıların, onu hizmet ederek istediği yüksek amaca ilgisiz olduklarını ya da kendisinin önder olarak kabul etmeyi ret ediklerini İskender’in tam olarak anlayacağı zamanın daha gelmediği açıktır. Aylar sonra, konumu iyice belli olduktan sonra bile, Yunanlı paralı askerlerin Perslerin yanında savaştığını gördüğünde derinden sarsılacaktı.